Onuncu yaş günümde dayım bana bir mikroskop almıştı. Uzun yıllar boyunca çıplak gözle görülemeyen dünyada dolaştım. Kim bilir? Belki de doktor olmamda etkisi olmuştur bu mikroskobun.
Dayım her konuya merak salan, kendi kendini yetiştirmiş bir insandı. Evde küçük çaplı bir marangozhanesi vardı. Güzel küçük kutular yapardı. Gomalak cila yapmasını O’ndan öğrendim. Bir keman almıştı kendine ve evde kendi kendine çalmayı öğrenmişti. Aynı zamanda fotoğrafa çok meraklıydı. İşin sanat yönünden çok tekniğiyle ilgiliydi. Fotoğraf kimyası ve karanlık oda teknikleri konusunda çok bilgiliydi. Memuriyetten emekli olunca sonradan kapatmak zorunda kaldığı bir fotoğrafçı dükkanı açmıştı. Bu amatörce ve masraf kapısı olan heveslerine ailede pek te sempatiyle bakılmazdı.
Dayımın ailede pek te onaylanmayan amatörce uğraşlarından fotoğraf bana da sirayet etti. O’ndan fotoğraf kimyası, optik fiziği gibi konularda çok şey öğrendim. Lise öğrencisiyken uyduruk bir Ferrania fotoğraf makinem oldu. Üniversitede Lubitel’im oldu. Asistanlığımda ilk maaşlarımla bir Zenith almıştım dört taksitte. Sonraki yıllarda Nikon, Canon, Sony ve Fuji gibi kameralarım oldu. Ama en beğendiğim iki fotoğrafım Zenith makine ve uyduruk bir telekonverter ile yıllar önce çektiklerimdir.
Yıllar içerisinde bir şey öğrendim. Amatör fotoğrafçılık ile profesyonel ya da ileri amatör fotoğrafçılığı karıştırmamak gerek. Beğendiğim bir fotoğraf vardır; Sisli bir sabah, Toskana kırsalında iki yanı uzun selvi ağaçlarıyla çevrili bir köy yolu kıvrıla kıvrıla gidiyor, tepede bir çiftlik binasında sonlanıyor. Ben de böyle bir resim çekmek isterdim. Ama 5-6 Toskana köyü gezmeme rağmen böyle bir fotoğraf çekemedim. Benim çektiğim karelere ya turist kalabalıkları ya da elektrik telleri girdi. İstediğim fotoğrafı çekebilmem için o köyde belki de bir, iki gece geçirmem, önceden resmi çekeceğim noktayı belirlemem, sabah erkenden daha turistler gelmeden işimi bitirmem gerekecekti. Bir de bunun için sevgili eşimi en az bir gece o köyde kalmaya ikna etmem, geziyi uzatmam ve giderleri artırmayı göze almam gerekecekti. Bunun iki alternatifi olabilirdi. Birincisi; eşimle bir Toskana gezisi yapmak yerine bir foto safariye katılmak ya da benzer bir olanak yaratmak ki bu bence amatör fotoğrafın sınırlarını zorlar, en azından ileri amatör bir uğraşa girer. İkincisi ben zaten orada bulunuyor, hatta oralı biri olabilirdim. Bu manzara zaten benim elimin altında bulunuyor olurdu.
Bu fikir beni başka bir anlayışa yöneltti; Elimin altında bulunanla yetinmek. Haftanın altı günü tam gün çalışan biriyim. Elimin altında hazırda ne olabilir ki diye düşündüm. Mesleğim gereği bir hastanede çalışıyorum. Son yıllarda hasta ziyaretine gelenlerin getirdikleri çiçekler hijyen kuralları nedeniyle hasta odalarına alınmıyor, fakat girişte camlı bir odada korunuyorlar. Hasta ailesi dilerse çiçeğini alıyor evine götürüyor. Ama o camekanlı odada her daim çok güzel çiçekler bulunmaya devam ediyor. Ben de öğle aralarında bu çiçeklerin resmini çekmeye başladım. Güzel makrofotolar yaptım, güzel kompozisyonlar oluşturdum ama bir süre sonra ilgim azalmaya başladı. Kanıksamaya başladım desem yeridir.
Başka bir şey bulmam gerekiyordu. Bana heyecan verecek, bana heyecan verdiği kadar fotoğrafları gören dostlarımda da estetik duygular uyandırabilecek ya da şaşırtacak değişik bir şey. Fotoğraf tekniğiyle ilgili web sayfalarını sıklıkla takip ederim. Yine internette dolaştığım bir gün karşıma çıkan bir fotoğraf beni çok etkiledi. Resme bakakalmıştım. Hiçbir özelliği yoktu ama beni etkilemişti işte. Resmin alt yazısına kaydı gözüm.
“ Kızılötesi fotoğraf çekmenin en basit nedeni, bu tekniğin dünyevi görsel deneyimleri unutulmaz bir şölene çevirebilme gücüdür. Her gün önünden, yanından geçtiğiniz ve hiçbir zaman fotoğraflamayı düşünmediğiniz şeyler, kızılötesi görünümde birer rüya sahnesine dönüşürler.”
Sanırım aradığımı bulmuştum. Önce işin tekniğini özümsemem gerekti. Ardından full spectrum için değiştirilmiş bir kamera edindim biraz zor olsa da. Ve denemelere başladım. Kızılötesi fotoğraf tam bana göre bir şeydi. Çünkü ben, resme bakanın yani gözlemcinin, fotoğrafa bakarken kendi hayal aleminin derinliklerine ulaşmasını ve kendi özel dünyasını yaratmasını amaçlarım. Kızılötesi fotoğrafın “algı ötesi ” diye adlandırdığım niteliğiyle tam da bunu sağladığını fark ettim. Artık fotoğraflarımda algı ötesi bir dünya var. Bununla birlikte kızılötesi fotoğraf herkes için uygun olmayabilir. Belirtmeliyim ki; koyu gökyüzü, kar beyazı bitki ve yapraklar ve çok belirgin kontrast, estetik duygularınızı zorlayabilir.
Gözlemcinin kendi hayal dünyasını yaratmasını önemli buluyorum. Bir fotoğrafta bunu sağlayacak kompozisyon, renk vb ögeleri bu amaca yönelik kullanmak benim için çok önemlidir. Şu şekilde açıklamayı deneyeyim. Fotoğrafın karta basıldığı eski günleri anımsayalım. Güzel bir sonbahar günü akşam üstü gün batımı ufukta bir renk cümbüşü oluşturduğunda çoğunlukla resmini çekmek gelir içimizden. Hatta yanımızda makinemiz yoksa makinesi olan arkadaşları harekete geçirmek isteriz. Ali ya da Ayşe çeksene şu manzarayı diye. Resim çekilir, film laboratuvara gönderilir. Bir, iki gün sonra resimler tab edilmiş gelir. O ne öyle! Tupturuncu bir zemin, ortada turuncu bir yuvarlak şeklinde güneş. Resmi çekerken hissettiklerimizden eser yok. Oysa güneşin önünden geçen bir kuş sürüsü, aksi yönde o sırada geçmekte olan bir yelkenli oturtulabilseydi kareye. Ya da buna benzer bir şeyler. O zaman izleyicide estetik bir duygu oluşabilirdi. Bu nedenle fotoğraf, deklanşöre basılmadan önce planlanmış, yaratılmış bir sahnedir. Hiç hazırlıksız çekilmiş enstantaneler de vardır tabi ki. Ama ismi üstünde, enstantane onlar. Fotoğrafı çekerken hissettikleriniz sizde kalır. O fotoğrafa bakanların hissedebildikleridir kazanç. Buna siz de dahilsinizdir.
Fotoğrafta tanıklık etmek veya iz bırakmak öğeleri hep ağır basmıştır. Biraz da bu yüzden değil midir? Fotoğraflarımızı birileriyle paylaşma isteğimiz. Kimin söylediğini hatırlamadığım bir sözle bitireyim. “Fotoğraf! Hafızası olan ayna”

Leave a comment