Yılın son günleriydi. Son birkaç gündür yağan kar henüz erimemişti soğuk nedeniyle. Tren istasyonundan şehre giden otobüsün şoförü durakta durduktan sonra bize karşıdaki yolu işaret etti ‘şehir merkezi’ diyerek. Şoförün gösterdiği dar sokaktan, eski binalar arasından yokuş aşağı inmeye başladık. Bir taraftan da kayıp düşmemeye gayret gösteriyorduk. Yol hafifçe düzleşip tatlı bir kavisle sağa doğru kıvrılırken, solda 7-8 basamakla inilen küçük bir avlu gözüme çarptı. Orada insanlar bir dehlizden içeri giriyor veya bu tarafa doğru geliyorlardı. Ne var acaba orada diye merak ettim. Hepimizin birden buzlu merdivenleri birlikte inmemize gerek yoktu. Bekleyin biraz dedim ve merdivenlerden dikkatlice indim. Dehlizden geçtim ve olduğum yerde kalakaldım. Yutkunamadım, kıpırdayamadım bir an karşımda gördüğüm güzellik karşısında. Sağdan sola eğimiyle, çevreleyen muhteşem yapılarıyla Campo meydanı’nın (Piazza del Campo) tam içinde duruyordum. Neden sonra kendime geldim ve dehlizden geri dönerek diğerlerine el ettim gelin, gelin diye. Yılbaşı tatili için gittiğimiz Floransa’dan eşim ve iki arkadaşımızla trenle günübirlik yaptığımız bu Siena kaçamağı beni fazlasıyla etkiledi. Campo meydanı’nın görüntüsü, daha doğrusu o ilk anda hissettiklerim uzun yıllar aklımdan hiç çıkmadı. Mutlaka bir daha gitmeliydim. Tekrar o dehlizden geçmeliydim gözlerimi yumarak ve gözlerimi Siena’ya açmalıydım.
Uzun yıllar fırsat çıkmadı. Sonunda eşimle evliliğimizin 40 cı yılını kutlamak için güzel bir gezi planladık. Floransa’yı merkez alarak. Pisa, Lucca, La Spezia, Porto Venere üzerinden Cinque Terre. Sonra yine Floransa üzerinden dört, beş Toscana köyü ve mutlaka Siena. Dönüş Venedik’ten. Gün geldi Çattı. Güzel bir eylül günü. Bu gün Siena’ya gidiyoruz. Bu defa otopark sorunu nedeniyle kente güney yönünden ulaştık. Kısa bir yürüyüşle eski şehir merkezine ulaştık. Ve Piazza del Campo. Sonunda kavuşuyoruz. Evet kavuşuyoruz ama beraberinde bir hayal kırıklığı, ne bileyim bir burukluk. Uzakta, geçmişte kalmış buruk bir tat. Pişmanlık gibi değil ama anlatılması zor bir his. Siena tabi ki güzel, tabi ki muhteşem. Ama yıllar boyu hayalini kurduğum şey bu değildi.
Paris’e ilk gidişim bir yıl orada kalmak üzereydi. İlk haftalar koşuşturmacayla ve zorluklarla geçti. İşe ve yeni ortama uyum sağlama, kiralık bir ev bulmanın zorlukları, ekonomik sıkıntılar. Ailemden uzakta kalmak ve onları yanıma alma konusunda giderek büyüyen zorluklar. Zorluklar, zorluklar, zorluklar. Eşimle çocuklarım yanıma geldikten sonra bir ara parasız pulsuz kalmak da cabası. Bu arada ilk geldiğim günlerde bu muymuş? Dediğim Paris kentiyle aramızda giderek bir yakınlık oluşuyordu. Küçük bohem sokaklar, minik entelektüel kafeleri, geniş bulvarlar, sokak konserleri, dünyanın sayılı müzeleri. Her köprüsünde ayrı bir hikaye. Kitapçılar, sahaflar, küçük galeri ve sergiler. Hepsinden önemlisi cadde, sokak ve parklardaki özgürlük hissi, o güzel hava ve yaşama sevinci. Paris ile her ilişkimiz birbirimizi biraz daha sevmemize neden oluyor. Her gidişimde kendimi daha iyi hissediyorum ve aramızdaki bağ giderek kuvvetleniyor. Evet Paris’i seviyorum. Siena ise geçmişte kalan hafif buruk bir anı.
İnsan birliktelikleri de öyle değil mi? Bir yanda İlk görüşte yıldırım çarpmışa dönmek, anlık bir kapılma, o anlatılamaz heyecan, sonrası pek de belli olmayan o tutku. Diğer yanda giderek artan ve insanın benliğini saran bir sevgi ve bir gün büyük bir aşka dönüşen bir birliktelik. Alışkanlık, birliktelik, saygı ama hepsinden çok giderek yerleşen dengeli, huzurlu, zorluklara rağmen, sıkıntılara meydan okuyan büyük bir sevgi ve tutku. Aşk bundan başka ne olabilir ki?

Leave a comment