Özgürlük

Dün sabah  bir adam Boğaziçi Köprüsünden atlayarak yaşamına son verdi.    

Sabah işe gidiş saatlerinde Mecidiyeköy’den bir taksiye binen genç adam Göztepe’ye gitmek istediğini söyledi. Taksi şoförünün ifadesine göre köprü ortalarına gelindiğinde, trafiğin duraksadığı bir anda arabadan hızla inen adam acele ile parmaklıkların üstünden aşarak, elleri yana açık, bacakları bitişik şekilde kendini boşluğa bıraktı.

Deniz polisi tarafından bir saat sonra cesedi bulunan genç adam, polisin açıklamasına göre, Bomonti Özgür sokak’ ta, girişin altında, 3 aydır kirasını ödeyemediği tek odalı dairede yalnız yaşayan 34 yaşındaki Umut Akyazı adındaki şahıstı. Dairesindeki yatağının üzerinde bir gazetenin iş ilanları eki ve 2 ay önce kendisini terk eden eşinin resmi duruyordu.

Bir gün önce, büyük bir ümitle cevap beklediği son iş başvurusuna da olumsuz yanıt almıştı. Sabah saat 7:30 gibi evden çıktı. Herkesin acele ile işine yetişmeye çalıştığı saatte O istediğini yapabilirdi. İsterse parka gider çiçeklerin arasında oturur, isterse sinemaya ya da müzeye gidebilirdi. Özgürdü. En çok ta kalabalık bir metro istasyonu ile boğaz köprüsü arasında seçim yapmakta özgürdü.

O özgürdü. Çünkü yaşamı fabrikanın iş saatleri ile sınırlı değildi. İş aramakta özgürdü. İşverenler de O’ nu reddetmekte özgürdü.

Özgürlük deyince hep, yükseklerde uçan kuşlar, dolu dizgin koşan bir at, zirvelerde tek başına dolaşan bir insan, deniz kenarında yapayalnız bir kız, ya da tam aksine , kafeste bir kuş, kulübeye bağlı köpek, parmaklıklar ardında bir mahkum şeklinde betimlemelerle karşılaşırız.

Bize hep bir koşulsuz özgürlük varmış gibi gelir. Daha doğrusu özgürlük koşul tanımaz diye düşünürüz. Koşulsuz özgürlük olabilir mi? Herhangi bir kısıtlamanın olmaması. Bunu dediğimiz andan itibaren özgürlük konusundaki düşüncelerimizi başka bir yöne çevirmemiz gerekir. O zaman aşılması gereken ne kadar çok sınırlama mevcutsa, o kadar çok özgürlük vardır denebilir. Ekonomik özgürlük, siyasal özgürlük, haberleşme özgürlüğü, yerleşme ve seyahat özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü, düşünce ve seyahat özgürlüğü. Vb  vb   vb

O halde özgürlükler bir önem sıralamasına tabi tutulabilirler mi?  Ya da genelden özele doğru bir sınıflama söz konusu olabilir mi? Ya da Evrensel bir özgürlük anlayışından söz edilebilir mi?

Özgürlük temel bir hak mıdır? Eğer öyleyse kimlerin hakkıdır? Kimlerin değildir? Günümüzde bu sorunun cevabı gelişmiş toplumlarda şöyle verilir: Özgürlük her insanın doğal hakkıdır, dolayısıyla evrensedir. Bu toplumlarda Özgürlük öyle bir kavram olarak algılanır ki, özgürleştirme, özgürlüğü sağlama her zaman pozitif bir hareket olarak göze çarpar. Hemen hemen hiç kimse bir kişinin, zümrenin ya da toplumun özgür olmasına kötü gözle bakmaz. Fakat özgürlük kavramı herkes için farklıdır. Bu farklılık sayesinde özgürlük kavramı dünyada sıkça bir casus belli, yani savaş sebebi olarak kullanılır. Milletler kendi anladığı özgürlüğü başkalarına empoze etmek için güç kullanmayı kendilerinde hak olarak görürler. A.B.D’nin Irak savaşına verdiği isim “Operation Iraqi Freedom”, yani “Irak’ın Özgürlüğü Harekatı.” Afganistandaki savaş için de: “Operation Enduring Freedom”, yani “Sürdürülebilirlik Özgürlük Harekatıdır.” Birilerinin gözünde terörist olanlar, başkalarının gözüne ise “özgürlük savaşçıları olarak görünebilir. Bu iddiaları kabul edip etmesek bile şu bir gerçektir: Özgürlük o kadar güçlü bir kavramdır ki binlerce genç insanı evlerinden çok uzaklardaki yerlere götürüp, kendi hayatlarını riske atmaya, insan öldürmeye ve belki hayatları boyunca kurtulamayacakları bir psikolojik travmaya maruz kalmaya motive edebilmekterdir. Bu motivasyonu sağlayan ana unsur da bu insanların özgürlüğü evrensel bir kavram olarak görmesi, ve bunu savunmanın yüce bir amaç olduğuna inanmasıdır. İnanış kulağa ne kadar hoş gelse de, uygulamalar genellikle tartışma konusudur.

Günümüzde özgürlüğün evrenselliği sadece genel bir kanı olmayıp, bir çok bildiri ve doküman ile belgelenmiştir. Bu belgelerin en önemlilerinden biri ise 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen “Evrensel İnsan Hakları Bildirgesidir.”

Günümüzün temel insan haklarını bir çok boyutta belirleyen bu bildirgenin ilk üç maddesini sizlerle paylaşmak istiyorum:

Madde 1- Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler, birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.

Madde 2- Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğuş veya herhangi başka bir ayrım gözetmeksizin bu Bildirge ile ilan olunan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir….

Madde 3 -Yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır.

Gördüğümüz gibi bildirgenin ilk üç maddesinin hepsinde bir şekilde bütün insanların özgür doğduğu, ve özgürlüğün evrensel bir hak olduğu yinelenmiştir: Bu inanışa eminim hepimiz katılırız. Fakat bu inanışla çelişen durumlar da gözümüze çarpıyor. Buna bir örnek suç işleyen kişilerin hapishanelerde tutulması, dolayısıyla başta seyahat özgürlüğü olmak üzere bir çok özgürlüğün ellerinden alınmasıdır. Suçluların ceza hak ettiğini düşünebiliriz, fakat özgürlük temel bir insan hakkıysa ve evrensel bir haksa, bir insanın işlediği kabahat yüzünden temel bir insan hakkını elinden almak ne kadar doğrudur? Suç işleyenlere işkence etmiyorsak, yargısız infaza gitmiyorsak, onların insanlık onurunu çiğneyecek şeyler yapmıyorsak , ki bunlar bildirgenin 5. Maddesinde belirtilmiştir, bu haklar içinde en temeli ve ilki gördüğümüz özgürlüğü ellerinden almayı neden kendimizde hak olarak görüyoruz? Eğer özgürlüklerini ellerinden almakta sakınca yoksa diğer insani haklarını elinden almakta ne gibi bir haksızlık var? Bu da belki üzerine düşünülebilecek bir sorudur.

Özgürlüğün evrenselliğinden bahsettikten sonra incelemek gereken bir konu da özgürlüğün toplumsal boyutudur. Sonuçta insan toplumsal bir varlıktır ve her insan bir toplum veya topluluğa bağlılık gereksinimi duyar.

İnsanın içinde yaşadığı toplumun ana yasama organı devlettir. Devlet ve insan arasında açıkca söylenmeyen, iki tarafın da varsaydığı bir anlaşma vardır. Bu anlaşmaya göre birey, içinde bulunduğu toplumun kural ve kanunlarına uyarak kendi özgürlüğünden bir kısım ödünler verecek, bunun karşılığında ise devletten can ve mal güvenliğinin sağlanmasını bekleyecektir. Sosyal kontrat denilen bu kavramda kontratın şartları çeşitli devletlere göre değişir. Bazı devletler bireylerinin özgürlüklerine daha sıkı sınırlamalar getirirken, bazıları daha gevşek davranır. Hangisinin doğru bir yaklaşım olduğu tartışılmaktadır. 

Tanımda bir adım daha ilerleyebiliriz şimdi. Özgürlük kendi kararlarını kendi istemine ve düşüncelerine göre belirleyebilme ve kendi şeçimini kendi istenciyle yapabilmedir diyebilir miyiz?

Ama seçeneğin olmadığı bir yerde  özgürlükten söz edilebilir mi? Bir örnekle açayım. Televizyon kanallarının birinde, bir açık oturum programında, belli ki üniversite kapısında geri çevrilmiş turbanlı genç bir kız israrla bağırıyordu: Ben kendi özgür irademle başımı örtmeyi seçtim. Benim özgürlüğüme nasıl mani olabilirsiniz diye.

Uzun uzun düşündüm bunun üzerine. Bu muydu? Genç bir kızın özgürlük anlayışı. O yaşa kadar başını örtmeden sokağa adımını atmasına izin verilmemişti babası tarafından, abileri ve annesi tarafından. Hatta dolaylı da olsa mahalleli tarafından. Bu genç kız, ey anne, ey baba, abilerim ben 18 yaşına geldim, kendi özgür irademle artık başımı örtmüyorum diye diretebilir miydi? Acaba.

Yaşamımız boyunca bir bilgi birikimimiz oluşur, yaşamımıza yön veren. Deyim yerindeyse yaşam boyu bizimle birlikte olan ve giderek ağırlaşan bir valizimiz olur. Valizin içerisinde; içgüdülerimiz, genetik yükümüz, şartlanmalarımız, ailemizin verdiği eğitim, mahalle baskısı, kulaktan dolma bilgiler, dogmalar, yanılgılarımız, aldığımız eğitim, mesleğimizin getirdikleri ve çeşitli ideolojiler ve din.

Bütün bu yükten nasıl kurtulabiliriz ki? Nasıl özgürleştirebiliriz düşüncemizi? Bilimsel bilgiyle diyebilir miyiz?

Bilimler  belirli özellikler nedeniyle bilim olma niteliğini kazanırlar. Bilim bitmeyen bir sınama – yanılma – sınama sürecidir. Yanılma, yanlışlanma olasılığına açıktır. Bilim dışı düşünce sistemlerinde ise yanılma ya da yanlışlanma o düşünce sisteminin sonu anlamına gelir ve bu da kabul edilemez bir şeydir. Dini ideolojiler de dahil olmak üzere büyük ideolojiler, olup bitenleri anlamaya ve açıklamaya yönelik kendine özgü bir bilimsellik savı içerirler. İdeolojiler doğaları gereği kesin ve mutlak doğruluk peşindedirler. Dahası buna sahip oldukları savındadırlar. Görülüyor ki peşin kabul edilmiş bütün fikirler, teoriler, ideolojiler  düşünceye önceden çizilmiş bir rota verirler. Buna karşın bizi özgür düşünceye götürecek yol ise sorgulamaya açık, yanılgılarını kabul eden, nerede hata yaptığını araştıran bilimsel düşünce olarak karşımızda belirir.

Otomobil ile yolda giderken depoda ne kadar benzin kaldığını merak ettiğimizde, kenara çekip depo kapağını açıp, içine ışık tutarak bakmaya kalkışmayız. Onun yerine otomobilin ön panelindeki bir ibrenin, benzin göstergesinin durumunu gözlemleriz. Bu bir göstergedir ve yaşamda birçok şeyi göstergeleri gözlemleyerek izleriz. Bir toplumda özgür düşüncenin en iyi göstergesi de basın ve iletişim özgürlüğü, düşünce tutsaklığının göstergesi de sansürdür.

Bu kadar uzun söyleşiden sonra tekrar mutlak özgürlük konusuna gelirsek. Bana göre özgürlük istemediğim bir şeyi yapmama durumudur. Yoksa istediğimi yapabilme durumu değil. Özgürlüğün sınırı da sorumluluklarımızdır. Uçuk bir örnekle açıklayayım. Öyle bir varlık düşünün ki ne isterse onu yapabilir. Hiçbir şey onu sınırlayamaz. İradesi önünde hiçbir sınır ve engel yoktur. Diyelim ki kendi yolundan gelenlere bir takım ödüller vaat etmiş olsun. Sonradan vazgeçtim, ödül mödül yok diyebileceği düşünülebilinir mi? Kendine karşı sorumluluğu buna olanak tanımayacaktır.

Sorumluluklarımızın başladığı yerde bireysel özgürlüğümüzün sınırı başlamaktadır.

Tags:

Up next:

Before:

Leave a comment